Güvenlik Kıskacında Avrupa Demokrasisi
Geçtiğimiz günlerde Çekya ve Moldova’da gerçekleşen seçimler, Avrupa demokrasisinin hassas dengesini yeniden görünür kıldı. Rusya’nın müdahaleleri karşısında AB’nin “demokrasiyi koruma” refleksi güçlenirken AB fikrine mesafeli liderler güç kazanıyor. Bu tablo, kurumlar işlemeye devam etse de siyasetin ruhunun dar bir güvenlik ve istikrar çerçevesine sıkıştığını göstermekte.
Geçtiğimiz günlerde Çekya’da yapılan seçimlerde milyarder iş insanı ve eski başbakan Andrej Babis, oyların %34,5’ini alarak parlamentodaki 200 sandalyeden 80’ini kazandı. Babis’in, Trump’ın “Önce Amerika“ söylemiyle benzerlik taşıyan “Önce Çekya” sloganıyla yürüttüğü kampanya, Çekya siyasetinde daha popülist, AB karşıtı ve Ukrayna’ya karşı daha mesafeli bir yönelimin güçlendiğini gösteriyor.
Babis’in partisi ANO’nun barajı aşan diğer sağ partilerden çevre politikalarına karşı çıkan Motoristler Partisi (Motorists for Themselves) ve Japon asıllı Tomio Okamura’nın liderliğindeki göçmen karşıtı Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi ile ittifak kurması bekleniyor. Ayrıca ANO, Avrupa Parlamentosu’nda AB’ye karşı ulusal egemenliği savunan ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın da içinde bulunduğu “Avrupa’nın Vatanseverleri” (Patriots of Europe) grubunun da bir üyesi.
Diğer yandan, Moldova’da yapılan seçimler, Avrupa’da demokrasinin giderek dış tehditlerle iç kontrol mekanizmaları arasında sıkıştığı kırılgan bir rejim biçimine dönüştüğünü gösterir nitelikte. Seçimde Avrupa yanlısı PAS oyların yaklaşık %50’sini alarak zafer ilan ederken, Rusya’ya yakın bloğun oyları ise %24’te kaldı. Ancak bu farkın belirleyici unsuru, oyların %17,5’ini oluşturan diaspora oldu. Zira diaspora desteği olmadan PAS’ın oyu yaklaşık %44’te kalacak ve parti tek başına çoğunluğu elde edemeyecekti. Buna karşın Moldova diasporasının yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapan Rusya’da yalnızca iki sandık kurulması, Avrupa’da halk iradesinin coğrafi ve politik sınırlar içinde dizayn edildiğine dair tartışmaları da tekrar gündeme getiriyor.

Rusya’nın 130 bin seçmenden para karşılığında oy satın aldığı, seçimleri etkilemek için bölgeye Ortodoks rahipler gönderdiği ve hibrit savaş yöntemleri uyguladığına dair iddialara karşılık iki Rusya yanlısı partinin yasaklanması ve YouTube’un Rus propagandası gerekçesiyle binden fazla kanalı kapatması demokratik sürecin güvenlik gerekçeleriyle daraldığını ortaya koyuyor. Aynı zamanda Avrupalı liderlerin seçim öncesinde Kişinev’e giderek Maia Sandu’ya açık destek vermesi ve ekonomik yardım paketleri açıklaması “demokrasiyi koruma” refleksi ile dış müdahale arasındaki çizgiyi belirsizleştiren bir başka unsur. Moldova örneği, halkın seçme hakkının korunduğu ama seçimin giderek belli alanlarda dizayn edildiği bir dönemi yansıtıyor.
Benzer şekilde Romanya’da yaşanan seçim krizi, demokrasinin nasıl “korunarak sınırlandığını” gösteren bir başka örnek. Geçtiğimiz yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rusya’ya yakınlığı ve Trump tarzı söylemleriyle öne çıkan George Simion’un ilk turda öne geçmesi üzerine seçimler “Rus müdahalesi” gerekçesiyle iptal edilmişti. Yetkililer kararı süreci koruma amacıyla savunurken bu durum halk iradesinin güvenlik kaygılarıyla yeniden tanımlandığı tartışmalarını alevlendirdi. Mayıs ayında tekrarlanan seçimleri Avrupa yanlısı Nicusor Dan kazansa da bu sonuç demokrasinin gerçekten korunduğu mu yoksa yönlendirildiği mi sorusunu akıllarda bıraktı.
Orta ve Doğu Avrupa’da yaşanan gelişmeler sistemin sandıkta aşındığını gösterirken Fransa’daki son siyasi kriz bu aşınmanın artık temsil duygusuna da sirayet ettiğini ortaya koyuyor. Modern Fransa tarihinin en kısa süre görev yapan başbakanı olan Sebastien Lecornu’nun istifası, sistemin tükenmişliğinin bir simgesi haline gelmiş durumda. Bütçe açığının GSYH’nin %6’sına ulaşması, Meclis’te bir türlü güvenoyu çıkmaması ve sürekli değişen kabineler seçmenleri sokaklara dökerken toplumun yönetim biçiminin kendisine giderek daha fazla yabancılaştığını gösterir nitelikte.
Çekya’daki popülist yükseliş, Moldova’daki yönlendirilmiş demokrasi tartışmaları, Romanya’daki iptal edilen seçim ve Fransa’daki kurumsal tıkanma… Farklı görünümler, aslında aynı gerçeğe işaret ediyor. Avrupa’da demokrasi hala işlemeye devam etse de sistem bir yandan Rusya’nın etki çabaları, diğer yandan Avrupa için “güvenli” sonuçlar üretme arayışı arasında sıkışmış durumda. Fransa’da hükümet krizleri ve sokakları dolduran protestolar ise Avrupa sistemi üzerindeki bu yorgunluğun sistemin merkez ülkelerine kadar ulaştığını gösteriyor.
Dijital Egemenlik Çağında TikTok'u Kurtarmak
ABD Başkanı Donald Trump, Çin merkezli sosyal medya platformu TikTok’un ülkedeki operasyonlarının Amerikalı yatırımcılara devredilmesinin önünü açan kararnameyi imzaladı. Beyaz Saray’ın “Ulusal Güvenliği Korurken TikTok’u Kurtarmak” başlıklı açıklamasına göre platformun ABD’deki faaliyetlerinin en fazla %20’si Çinli şirketlere ait olabilecek. Ayrıca ABD hükümeti, Amerikalı kullanıcıların verilerinin yalnızca ABD merkezli sunucularda saklanacağını ve güvenlik ortakları tarafından denetleneceğini duyurdu. Kararnamenin hemen ardından Trump, 11 ay aradan sonra TikTok hesabından yaptığı paylaşımla genç kullanıcılara seslendi: “TikTok’u kurtardım, bu yüzden bana borçlusunuz.”
Trump’ın TikTok paylaşımı hedef kitlesine doğrudan ulaşan bir medya stratejisi olarak da dikkat çekiyor. Zira TikTok bugün, ABD’de genç seçmenlere ulaşmak için en güçlü mecralardan biri. Nitekim Amerikalı gençlerin %63’ü TikTok kullanıcısı. Üstelik platform eğlence niteliğinin ötesinde bilgi ve haber için de kullanılıyor. ABD’de yetişkinlerin %20’si, 18-29 yaş aralığındaki gençlerin ise %43’ü haberleri düzenli olarak TikTok’tan takip ettiğini belirtiyor. Bu dönüşüm, TikTok’u basit bir sosyal medya uygulaması olmaktan çıkarıp kamusal algıların şekillendiği bir bilgi ekosistemi haline getirmiş durumda. Dolayısıyla Trump’ın “TikTok’u kurtardım” mesajı, sembolik niteliğinin yanı sıra stratejik bir anlama da sahip.
TikTok’un devri “dijital egemenlik” tartışmasının merkezinde yer alıyor. Zira Çin’in TikTok üzerinden istihbarat faaliyetlerinde bulunabileceği son dönemde giderek daha sert bir tonda dile getirilmekteydi. Bu endişenin arka planında ise Çin’in 2017 tarihli Ulusal İstihbarat Yasası yer alıyor. Yasanın yedinci maddesi, tüm Çinli kuruluş ve vatandaşların ülkenin istihbarat faaliyetlerini destekleme, yardım etme ve onlarla işbirliği yapma yükümlülüğünü açıkça belirtiyor. TikTok’a yönelik bir diğer endişe ise platformun bir “etki unsuru” olarak işlev görmesi.

Diğer sosyal medya platformlarında olduğu gibi TikTok’un algoritması da belirli içerikleri öne çıkararak ve bazı görüşleri bastırarak kamuoyunu yönlendirebilme potansiyeline sahip. Nitekim bu kaygılar, Usama bin Ladin’in “Amerika’ya mektup” adlı metninin TikTok’ta viral olmasıyla zirveye çıkmıştı. Geçtiğimiz yıl ise Romanya’daki başkanlık seçimlerinde yabancı aktörlerin TikTok üzerinden koordineli bir dezenformasyon kampanyası yürüttüğü iddia edilmişti. Avrupa Komisyonu’nun raporuna göre, seçimlerden hemen önce 25 bin yeni hesap aktif hale getirilmiş ve bunların büyük kısmı Rusya yanlısı adayları destekleyen içerikler paylaşmıştı.
Diğer yandan TikTok’ta Tiananmen Meydanı ve Tibet’in bağımsızlığı gibi Çin’in “kırmızı çizgilerine” dair içerikler sistematik biçimde sansürleniyor. Birkaç yıl önce gerçekleşen Çin karşıtı Hong Kong protestolarının diğer platformlarda milyonlarca kez paylaşılırken TikTok’ta neredeyse görünmez olması da bu tabloyu güçlendirir nitelikte. Bir ABD’li kullanıcının, Çin’in Uygur Türklerine yönelik politikalarını eleştirdiği için hesabının askıya alınması ise TikTok’un nasıl Çin’in ulusal çıkarlarına hizmet eden bir araç olduğunu açıkça gösteren bir başka örnek.
Bunların yanı sıra TikTok etrafında dönen tartışmanın özü veri güvenliği etrafında şekilleniyor. Çin’in ABD’li TikTok kullanıcılarının verilerine erişebilme ihtimali dijital egemenlik tartışmalarını tetikliyor. ABD ve müttefikleri TikTok’un görünmez bir arka kapı olabileceği endişesini taşırken bu noktada açık bir çelişki de kendisini gösteriyor. Nitekim TikTok, kullanıcı verilerini toplama bakımından Facebook, Instagram veya YouTube gibi diğer sosyal medya platformlarından pek farklı değil. Dolayısıyla asıl mesele verilerin kullanılmasından ziyade verileri kimin kullanacağı. TikTok’un devri ise ABD’nin dijital veri üzerindeki tekelini bir süre daha koruyacağını gösteriyor.
Birleşik Krallık gibi müttefik ülkeler “TikTok’un Amerikanlaştırılmasını” Çin’in artan etkisine karşı bir zafer olarak görse de ABD’nin teknolojik gücünü müttefikleri pahasına kullanabileceği endişesi giderek artıyor. Zira Avrupa’dan Avustralya’ya kadar birçok ülke dijital altyapısında Amerikan şirketlerine sıkı sıkıya bağlı. Bu durum özellikle son dönemde ABD ile güven bağları zedelenen müttefik ülkelerin kendi dijital egemenliklerini sağlama arayışını güçlendiriyor. Kısacası üçüncü ülkeler için mesele dijital verilerin hangi süper gücün elinde olduğundan öte dünyanın düzene ne kadar mahkum hale geldiği.
ABD’nin dijital alandaki hegemonyası, aynı zamanda İsrail’in çıkarlarını da güçlendiriyor. TikTok’un ABD’deki operasyonlarını devralan konsorsiyumun en büyük hissedarı olan ve İsrail’e desteğiyle bilinen Oracle’ın eski CEO’su Safra Catz’ın, geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir e-postada dönemin Başbakanı Ehud Barak’a yazdığı “İsrail sevgisini Amerikan kültürüne yerleştirmek” mesajı, bu stratejinin arka planını açık ediyor. Aynı çizgide, Netanyahu da “Silahlar zamanla değişir, en önemlisi ise sosyal medya” diyerek ABD’nin TikTok’u devralmasını bu yeni savaş alanının en stratejik hamlesi olarak tanımladı.
İsrail’in TikTok’a bu kadar önem vermesi tesadüf değil. ABD merkezli teknoloji devleri uzun süredir İsrail yanlısı söylemlerin korunması ve Filistin yanlısı içeriklerin bastırılmasıyla bilinmekte. Ancak TikTok’ta buna dair açık bir politika uygulanmıyor. Aksine TikTok Filistin yanlısı paylaşımların baskın olduğu bir mecra olarak öne çıkıyor. Nitekim bu hafta yayımlanan bir rapor, platformda her bir İsrail yanlısı paylaşım karşısında 17 adet Filistin yanlısı içeriğin dolaşımda olduğunu ortaya koydu. Bu tablo, İsrail’in TikTok’a yönelik ilgisinin ardında yatan nedeni de açıklıyor.
Bu gelişmelerin tümü, TikTok meselesinin bir uygulamanın mülkiyet devrinin ötesinde dijital çağın jeopolitiğini şekillendiren bir süreç olduğunu gösteriyor. Günümüzde dijital veri ve sosyal medya platformları stratejik güç kaynakları haline gelmiş durumda. TikTok’un “kurtarılması” söylemiyle sunulan bu hamle, dijital alanın kimin egemenliğinde olacağına dair daha büyük bir mücadelede atılmış öenmli bir adım. Bu süreç, dijital çağda egemenliğin sınırlarını yeniden tanımlayarak gücün merkezini giderek fiziksel alandan dijital alana kaydırıyor.
Suların Yükselmesiyle Sarsılan Güvenlik
Son haftalarda dünyanın dört bir yanından gelen haberler, sel felaketlerinin toplumların güvenliğini tehdit eden bir düzeye ulaştığını gösteriyor. İspanya’dan Pakistan’a, Alaska’dan Sudan’a kadar uzanan farklı coğrafyalarda aynı sahne tekrarlanıyor. Sular altında kalan şehirler, yıkılan evler, yerinden edilen milyonlar ve çaresiz kalan devlet kurumları. Bu süreç, iklim krizinin bir güvenlik meselesi haline geldiğini açık biçimde ortaya koymakta.
İspanya’nın Valencia bölgesi ve Balear Adaları’nı vuran “Alice” fırtınası, Avrupa’da dahi altyapıların bu yeni iklim gerçekliğine hazırlıksız olduğunu gösterdi. Kısa sürede yağan yağmur yolları ve tren hatlarını kullanılamaz hale getirirken binlerce kişi tahliye edildi. Uzmanlar, deniz sıcaklıklarının yükselmesi ve hava akımlarının dengesizleşmesinin fırtınaların daha sık ve öngörülemez hale gelmesine yol açtığını belirtiyor. Bu durum, Avrupa’nın güvendiği dayanıklı altyapıların ve işleyen kurumların etkisi giderek artan iklim kriziyle baş etmekte zorluk yaşadığını da gösteriyor.

Meksika’da yaşanan sel felaketinde ölü sayısı 60’ı geçti, onlarca kişi ise hala kayıp. Barajların taşmasıyla şehirler tamamen izole hale gelirken kurtarma ekipleri bölgeye günler sonra ulaşabildi. En yoksul bölgelerde yaşayan insanlar evlerini, geçim kaynaklarını ve temel hizmetlere erişimlerini kaybetti. Meksika’da yaşanan bu tablo, iklim güvenliğinin aynı zamanda toplumsal güvenlik anlamına geldiğini hatırlatıyor. Küresel ısınmanın en ağır bedelini ise ekonomik olarak en alt grupta yaşayanlar ödüyor.
Pakistan’da ise geçtiğimiz ay yaşanan sellerde binlerce kişi sellerin ortasında kaldı. Tarım alanlarının büyük bir kısmının yok olması nedeniyle gıda krizi de derinleşmekte. BM yetkilileri seller için “insani kriz” ifadesini kullanırken yerel halk hala geçici barınaklarda hayatta kalmaya çalışıyor. Bu koşullar altında güvenlik artık askeri ya da sınır temelli bir kavram olmanın ötesinde temiz suya, sağlığa ve güvenli konuta erişimle tanımlanıyor.
Sudan’ın Darfur bölgesinde binden fazla kişinin ölümüne yol açan toprak kayması, doğa ile çatışmanın iç içe geçtiği bir başka trajediyi temsil ediyor. Bölgeye farklı silahlı grupların hakim olması nedeniyle yardım ekiplerinin bölgeye ulaşmasında da çeşitli zorluklar yaşandı. Bir diğer deyişle, Sudan’da afet sadece toprak kaymasının yanında otoritenin çökmesiyle de yaşanıyor. Bu durum, güvenlik kavramının fiziksel tehditlerin ötesinde insani güvenlik boyutuna dikkat çekmemizi sağlıyor.
Geçtiğimiz günlerde Nepal’de buzulların erimesiyle birleşen şiddetli yağışlar dağ köylerini yerle bir etti. Tayvan’da ise tayfunun neden olduğu göl taşması nedeniyle yüzlerce evi sular altında kalırken insanlar hiçbir uyarı almadıklarını belirterek öfkesini dile getirdi. Teknolojik olarak gelişmiş ülkelerde bile erken uyarı sistemlerinin başarısız olması, afetlerin yönetim krizleriyle ilgili yönünü de ortaya koyuyor. Son günlerde yaşanan sel felaketleri bize küresel ısınma nedeniyle bu tarz felaketlerin daha sık yaşanabileceğini ve devletlerin buna hazırlıklı olmalarının bir güvenlik zorunluluğu olduğunu hatırlatıyor. İklim krizinin giderek arttığı bu yeni dönemde güvenlik sular yükseldiğinde ülkelerin ayakta kalabilme kapasitesine bağlı.